Görme Biçimleri



modi di vedere de derler adıma  
"insanı yaratmak tuhaf ve özgün bir fikirmiş ama buna koyunu eklemek, gereksiz bir tekrar olmuş.” valla ben twain amcamın yalancısıyım :)

"insanı yaratmak tuhaf ve özgün bir fikirmiş ama buna koyunu eklemek,
gereksiz bir tekrar olmuş.”

valla ben twain amcamın yalancısıyım :)

"coğrafya kaderdir" diyen ibni haldun ne kadar da haklıdır! bizi belirleyendir coğrafya –cenneti ve cehennemiyle. onun için bazen kendimi, türkiye’yi okyanuslardan birinin göbeğindeki bir yalnız ada olarak tahayyül ederken yakalayınca ibni haldun’un bu mottolaşmış cümlesini hatırlayıp gülerim halime. evet, iyi olurdu kuşkusuz şu berbat durumumuz ortadayken bu, ama gelin görün ki o vakit de biz biz olmaktan çıkar başka birileri olurduk. dolayısıyla yine gerçekleşmemiş olurdu bu hayal aslında.

bu güzelim ülkedeki insan varlığının bütün renkleriyle, tatlarıyla, karmaşık ve zengin dokusuyla muhteşem bir zenginlik olduğunu bir türlü kabul etmek istemeyip onu kendi dar kalıplarının içine dökmeyi hedefleyenler bir asra yakın buna çabaladılar, şimdi başka meşrepten ardılları da aynı şeyi –hem de fazlasıyla– yapıyorlar. bu ülkeye çok yazık. hepimize çok yazık. tam bu noktada yine aynı nafile gündüz düşünü görüyorum: keşke okyanus ortasında bir ada olsaydık. akla ziyan ilkellikler yaşanmasaydı.

(*) müzik: arpeggiata, “jacaras”, los impossibles.

bizim cismi zerrenin katrilyonda biri kadar bile olmayan kıçıkırık gezegenimizden bir bach, bir beethoven çıkmış, çıkabilmişse, kâinat dediğimiz varlığın kendine dönüşü, kendi üzerinde yarattığı manâyla kendini gerekçelendirmesi demek olan o ilkenin, yani ezeli ve ebedi yaratıcılık’ın ta kendisi olan yaratıcının lütfudur bu. kavram kargaşası yaratmadım, hayır: yaratıcı, yaratıcılık’ın ta kendisidir, [kendisini kendisi yapan sıfatı haiz] özne ile [o sıfatla kendisini gerçekleştirdiği] edimin birliği yani.

appasionata’nın son bölümüyle noktayı koyalım. bu kez eller valentina lisitsa’nın.

alice sara ott ile beethoven biraraya gelirse ne olur –hele de op. 57, 23. appassionata sonatı gibi benim en sevdiğim ve en karakteristik bulduğum beethoven eserlerinden biriyle?

öncelikle mest olurum bi kere! vecde gelen bir derviş olur çıkarım. kâinatın bir ruhu, özü, sebebi, raison d’être’i olduğunu; buna âkil insanın “yaratıcı” yahut “yaradan” dediğini savunurum (dinlerin tanrılarıyla karıştırmayınız). varoluşun, varlığın manâsı elle tutulur gözle görülür hale gelir. kâinat sonsuz derecede yoğunlaşır, bir füzyon oluşur, yaradan alice adlı bir insankızının o zarif ellerinde ve bir piyanonun tuşlarında, beethoven nam bir beynin hücrelerinin yarattığı fırtınalı havada adeta tecessüm eder.

gel de bunu ortadoğu’yu insanlığın utanç havzasına dönüştüren barbar sürüsü, katil güruhu o canavarların olmayan beyinlerine ve olmayan kalplerine sok sokabilirsen meselâ! allah tez vakitte belâlarını versin. hem onların hem de ehl-i muhibbanının.

yalnız doğup yalnız ölüyoruz madem, parantezin içindeki o bitmek bilmez hırgür, o şamata, o lüzumsuz cebelleşme neyin nesidir peki. hayatı bir kurmaca gibi yaşayabilsen (ben-anlatıcının keyfi beyde yoktur zira), kurmacayı dilediğin yerde kestirip atsan, okur öfkelense, zırlasa, “bana ne, bana ne!” diye hınzırca dalganı geçsen? atomaltı evrenle makroevrenin yasalarının her halinin aynı olduğunu unutmadan yaşamak ne güzeldir, kendi zaviyendeki o boktan evrenin içinde çürüyüp gittiğini düşünürken hele. yalnız doğuyoruz, yalnız ölüyoruz, eh peki o halde, “yalnızlık nedir?”den başka bi bok düşünmeyenler ölmesin hemen zaten, ömrü bereketli olsun da görsün gününü.

bak çocuğum, elinle kabuğunu soymakta olduğun portakaldan havaya karışan mis koku neyine yetmiyor? ahaha, neyine yetiyor diyecektim, yanlış oldu! milpardon. portakal, sen orda kal.

(*) müzik: mercan dede, “kanatlar kitabı/book of wings”, 800.

theparisreview kullanıcısından yeniden bloglandı
benim yazarlarım listesinin belki de başında yeralır calvino. onunla ilgili çok şey söylemek isterdim ama keyfim hiç yok şu sıra. uçurumun kıyısından çoktan havalanmış, hızla dibe çakılmaya hazırlanan bir diyarda yaşama talihsizliğinin dayanılmaz ağırlığı altında ezilmek insanda yaşama sevinci filan bırakmıyor. o halde anmakla yetinelim şimdilik. iyi ki şu boktan dünyadan bir calvino gelip geçti.
(hafif abi’nin notu)
theparisreview:

“Novelists tell that piece of truth hidden at the bottom of every lie.” —Italo Calvino, born on this day in 1923

benim yazarlarım listesinin belki de başında yeralır calvino. onunla ilgili çok şey söylemek isterdim ama keyfim hiç yok şu sıra. uçurumun kıyısından çoktan havalanmış, hızla dibe çakılmaya hazırlanan bir diyarda yaşama talihsizliğinin dayanılmaz ağırlığı altında ezilmek insanda yaşama sevinci filan bırakmıyor. o halde anmakla yetinelim şimdilik. iyi ki şu boktan dünyadan bir calvino gelip geçti.

(hafif abi’nin notu)

theparisreview:

“Novelists tell that piece of truth hidden at the bottom of every lie.” —Italo Calvino, born on this day in 1923

(booklover gönderdi)

günün ikinci masalıdır.

kalp isteyen teneke adama beyinsiz bir beyin, beyin isteyen korkuluğa kapakçıkları arızalı bir kalp ve cesaret isteyen aslana balkonda beslenen minik bir tavşanın bakımsız postu düşer. dorothy şaşkındır. şaşırması gerektiği için şaşkındır.

masalın anlatıcısı yine sıkılmıştır. gökten bu kez üç elma yerine üç topal fındık faresi düşer. zümrüt şehre giden yol niçin kırmızı başlıklı kurdun –pardon, kızın– sektire sektire yürüdüğü orman patikasıdır? newton’ın emektar yerçekimi yasası gereği patır patır sert toprağa düşerek kafaları gözleri dağılan fındık fareleri sepet aramakta fakat bulamamaktadırlar. çaresiz dorothy’nin çantasına gizlenirler. the end.

bu masalın fonunda thereminci dr. samuel hoffman, thereminiyle “over the rainbow”u icra etmekte ve aklımıza oz büyücüsü filmi gelmektedir böylelikle.

pathandpuddle kullanıcısından yeniden bloglandı
günlerden birinde, sıkıcı masalının içinde canı daha da çok sıkılan kurt, bütün başlıklı ve başlıksız kızlar adına kırmızı başlıklı kızdan özür dilemeye –yanlış anlaşılmasın, babaannenin eh basbayağı kart denebilecek etini sırf kırmızı başlıklı kızın çıtır eti için mideye indirmek zorunda kaldığından filan değil, yalnızca insanların yazdığı bu kötüniyetli masalda böylesine iğrenç bir role nahak yere uygun görüldüğü için, insanlar adına özür dilemeye– karar verir. karnının dikiş izlerindeki geçmek bilmez sızıdan dolayı azıcık da beli bükük, yola koyulur. kolunda sepet, patikada hoplaya zıplaya yol tepen kırmızı başlıklı küçük kızın bir stereotip olduğunu iyi bilen kurdumuz, bu yüzden, ayaklarının onu nereye götüreceğinin pek de önemli olmadığının da bilincindedir. zaten masaldaki kendisi de, ontolojik koordinatlarından uzaklaşan insanı temsilen kırmızı başlıklı kızın peşinde dolanmıyor mudur? temsilen, evet, ama zorla. epistemolojik bir zorbalıkla. sonunda, bir şehre varır ayağının orman ve masal tozuyla. önüne ilk çıkan kapıyı sakince çalar. kapıda beliren, krem şapkalı bir genç hanımefendidir. giysisi de kremrengidir bu zarif görünüşlü ama ruhunda binbir düzenbazlık ve şeytanlık saklı olan hanımın. evin salonuna davet eder genç kadın kurdu. o da ne öyle! bir orman simülasyonunun içine dalmışlardır. masaldaki sepet sanki xv. louis stili rokoko bir sehpaya mı dönüşmüştür ne? genç hanım da sehpayla takımdaş bir sandalyede oturuverecek, pervasızca bir cesaret ve hinlik dolu bir nezaketle kurda ming çaydanlıktan çay ikram edecektir. ya da kurda öyle gelecektir: xv. louis ve ming. bu masalın anlatıcısı da sıkılıvermiştir; tarih tekerrür etmektedir bir şekilde. masal yarıda kesilir aniden. gökten üç elma, kırmızı başlıklı kızın sepetine düşer. hepsi de çürük ve kurtludur. zaten xv. louis ve ming’in doğruluğu da şüphelidir. kırmızı ise kırmızı değildir.
(hafif abi’nin notu)
aliasclea:

Ray Caesar

günlerden birinde, sıkıcı masalının içinde canı daha da çok sıkılan kurt, bütün başlıklı ve başlıksız kızlar adına kırmızı başlıklı kızdan özür dilemeye –yanlış anlaşılmasın, babaannenin eh basbayağı kart denebilecek etini sırf kırmızı başlıklı kızın çıtır eti için mideye indirmek zorunda kaldığından filan değil, yalnızca insanların yazdığı bu kötüniyetli masalda böylesine iğrenç bir role nahak yere uygun görüldüğü için, insanlar adına özür dilemeye– karar verir. karnının dikiş izlerindeki geçmek bilmez sızıdan dolayı azıcık da beli bükük, yola koyulur. kolunda sepet, patikada hoplaya zıplaya yol tepen kırmızı başlıklı küçük kızın bir stereotip olduğunu iyi bilen kurdumuz, bu yüzden, ayaklarının onu nereye götüreceğinin pek de önemli olmadığının da bilincindedir. zaten masaldaki kendisi de, ontolojik koordinatlarından uzaklaşan insanı temsilen kırmızı başlıklı kızın peşinde dolanmıyor mudur? temsilen, evet, ama zorla. epistemolojik bir zorbalıkla.

sonunda, bir şehre varır ayağının orman ve masal tozuyla. önüne ilk çıkan kapıyı sakince çalar. kapıda beliren, krem şapkalı bir genç hanımefendidir. giysisi de kremrengidir bu zarif görünüşlü ama ruhunda binbir düzenbazlık ve şeytanlık saklı olan hanımın. evin salonuna davet eder genç kadın kurdu. o da ne öyle! bir orman simülasyonunun içine dalmışlardır. masaldaki sepet sanki xv. louis stili rokoko bir sehpaya mı dönüşmüştür ne? genç hanım da sehpayla takımdaş bir sandalyede oturuverecek, pervasızca bir cesaret ve hinlik dolu bir nezaketle kurda ming çaydanlıktan çay ikram edecektir. ya da kurda öyle gelecektir: xv. louis ve ming.

bu masalın anlatıcısı da sıkılıvermiştir; tarih tekerrür etmektedir bir şekilde. masal yarıda kesilir aniden. gökten üç elma, kırmızı başlıklı kızın sepetine düşer. hepsi de çürük ve kurtludur. zaten xv. louis ve ming’in doğruluğu da şüphelidir. kırmızı ise kırmızı değildir.

(hafif abi’nin notu)

aliasclea:

Ray Caesar

(Kaynak: pathandpuddle, serdarileri gönderdi)

şişe dibi gözlükleri kalır geriye bir babanın. yahut yeleğinden sarkan kostaklı köstekli saat. kalbinden geceleyin yorganına ve gece gündüz hep çocuk kalan kalbimize sirayet etmiş o tarifsiz sıcaklık ya da.her halükârda az biraz kıyıda köşede saklı gibidir babaların sevgisi. dipte bucakta. ama sadece “gibidir”. bunda onların dahli de yok değildir hani laf aramızda. anne deyince akan sular durur da baba deyince şöyle yapay bir mesafe gelip otur[tul]ur sözün ortasına niyeyse. hayır, asla ve kat’a hakkaniyetli ve izanlı değildir bu. hayır hayır. dağ dağdır, deniz de deniz. heybet ve sınırsızlık bahis mevzuu olacaksa nedendir böyle saçma mukayeseler? annelerin sevgi skoru ne olursa olsun babalarla anneler ∞ - ∞ beraberedirler bu ömür kifayet etmez maçta.tabak ve çatal-kaşık sayısı bir süre daha eksilmeyecektir sofradan –”makul” bir süre, of ki of, ne tuhaftır bu makuliyet! köşedeki berger koltuk, üzerinde telveye durmuş kahve fincanıyla emektar sehpa bir süre daha yerinden kıpırdatılmayacaktır. gazeteler –babanın meşrebine göre– ya dağınık ve gelişigüzel ya da derlitoplu, nizam ve intizam içerisinde, sararmaya yüz tutacaktır bu beklendik beklenmedik hicretin kırkına kadar. kitaplar raflarında sebeplice huzursuzlanacak, sayfalarını inceden bir telaş bürüyecektir. baba gidince ev eksilir. tepeden tırnağa. ayaklar birbirine dolanır, kapılar pencereler ne zaman açılıp ne zaman kapanacaklarını bilemez olur. eşikler hüzne boğulur. baba gitti gider. kalan sağlar kimindir?(*) bir de annelerle kızlar, analarla oğullar, babalar ve kızlar, babalar ve oğullar bahsi vardır ki daldın mı çıkamazsın içinden. bkz meselâ: berfo ana ve oğlu. bkz meselâ: babası ve başı dik, alnı ak sosyolog pınar kızı. bkz meselâ: annesi ve kocaman gözleriyle ve bin parçasıyla kıyamete dek topumuzu kanatacak olan ceylan. bkz meselâ: iki çift terlik olarak kalplerimizde sızısı kalacak olan uğur ve babası. başlar sağolur gene de bir şekilde. hayat bütün o gaddarca, zalimane, mayhoş güzelliğiyle sürdürür ipinin ucunu. babaların gölgesiyse bir hayal perdesinin gerisine çekilir ve elimizi bırakmaz. elimizi tutmayı.

şişe dibi gözlükleri kalır geriye bir babanın. yahut yeleğinden sarkan kostaklı köstekli saat. kalbinden geceleyin yorganına ve gece gündüz hep çocuk kalan kalbimize sirayet etmiş o tarifsiz sıcaklık ya da.

her halükârda az biraz kıyıda köşede saklı gibidir babaların sevgisi. dipte bucakta. ama sadece “gibidir”. bunda onların dahli de yok değildir hani laf aramızda. anne deyince akan sular durur da baba deyince şöyle yapay bir mesafe gelip otur[tul]ur sözün ortasına niyeyse. hayır, asla ve kat’a hakkaniyetli ve izanlı değildir bu. hayır hayır. dağ dağdır, deniz de deniz. heybet ve sınırsızlık bahis mevzuu olacaksa nedendir böyle saçma mukayeseler? annelerin sevgi skoru ne olursa olsun babalarla anneler ∞ - ∞ beraberedirler bu ömür kifayet etmez maçta.

tabak ve çatal-kaşık sayısı bir süre daha eksilmeyecektir sofradan –”makul” bir süre, of ki of, ne tuhaftır bu makuliyet! köşedeki berger koltuk, üzerinde telveye durmuş kahve fincanıyla emektar sehpa bir süre daha yerinden kıpırdatılmayacaktır. gazeteler –babanın meşrebine göre– ya dağınık ve gelişigüzel ya da derlitoplu, nizam ve intizam içerisinde, sararmaya yüz tutacaktır bu beklendik beklenmedik hicretin kırkına kadar. kitaplar raflarında sebeplice huzursuzlanacak, sayfalarını inceden bir telaş bürüyecektir.

baba gidince ev eksilir. tepeden tırnağa. ayaklar birbirine dolanır, kapılar pencereler ne zaman açılıp ne zaman kapanacaklarını bilemez olur. eşikler hüzne boğulur. baba gitti gider. kalan sağlar kimindir?

(*) bir de annelerle kızlar, analarla oğullar, babalar ve kızlar, babalar ve oğullar bahsi vardır ki daldın mı çıkamazsın içinden. bkz meselâ: berfo ana ve oğlu. bkz meselâ: babası ve başı dik, alnı ak sosyolog pınar kızı. bkz meselâ: annesi ve kocaman gözleriyle ve bin parçasıyla kıyamete dek topumuzu kanatacak olan ceylan. bkz meselâ: iki çift terlik olarak kalplerimizde sızısı kalacak olan uğur ve babası. başlar sağolur gene de bir şekilde. hayat bütün o gaddarca, zalimane, mayhoş güzelliğiyle sürdürür ipinin ucunu. babaların gölgesiyse bir hayal perdesinin gerisine çekilir ve elimizi bırakmaz. elimizi tutmayı.

grooviejazz kullanıcısından yeniden bloglandı

bazen müziğin sessizliğe ihtiyacı vardır, kelimelere değil.

hiç değil.

(hafif abi’nin notu)

grooviejazz:

'Nocturne in F Minor, Op. 55, No. 1' by Chad Lawson, Judy Kang & Rubin Kodheli [The Chopin Variations, 2014]