Görme Biçimleri



modi di vedere de derler adıma  

"i’m so weary and all alone
/ feel tired like heavy stone
/ trav’lin’, trav’lin’ all alone /
(…)
/ there’s one thing i want to say
/ friends are well when all is gold
/ leave you always when you’re old
/ trav’lin’, trav’lin’ all alone”

(*) müzik: the man overboard quintet, “travelin’ all alone”. video: sinfini session. özellikle rica ederim sizden, bunu bir de billie holiday’den (billie holiday on columbia, cd 3) dinlemeden olmaz. dinlemiş olsanız bile bir kez daha, bir daha.

bugünkü hal-i pürmelâlimizin gelmişine geçmişine uzanacak olursak az biraz, birkaç kritik dönemece vurur çarıklarımız. ilki, dağdan gelen malum beyliğin bağdaki yerleşik beylikleri vaktizamanında birer birer yutuşu ve aristokrasinin doğmadan ölüşüdür. ikincisi, 1514 çaldıran felâketidir. üçüncüsünü, dördüncüsünü, beşincisini boşverelim şimdi. zaten ağzımızın tadı bozuk, daha da bozmaya gerek yok. (ahmed arif ne güzel seslenir bahtsız anadolu’ya, aklıma düştü ya onu da başka bir gün konuşuruz.)

(*) müzik: ali rıza albayrak, hüseyin albayrak, “ey erenler”, şah hatayi deyişleri. videodaki, cd’dekinden daha hoş bir yorum olmuş bana kalırsa.
(**) gene allahın cezası boktan bilgisayardayım. bu dipnotları italik yapmama lânet bilgisayarın elvermeyişi bir başak burcu insanı olarak beni illet ediyor! neyse, düzelteceğim sonra :)

china moses da türkiye’ye geliyormuş. malumunuz bunlar veda partileridir gayrı netekim!

moses’ı, muhteşem annesi dee dee bridgewater’la birlikte canlı dinleyelim. ölümsüz dinah washington’ı da anarak…

yaşlanmakla ihtiyarlamak aynı şey değildir. “yaş almak” diye siyaseten doğrucu saçmasapan bi laf icat ettiler, sinir oluyorum, yaşlanmaktır o işte. ihtiyarlamanınsa bir aydınlık bir de karanlık yüzü vardır; gittikçe bilgeleşmek ve hayatla olan olumlayıcı bağını gitgide kaybetmek. bir gelecek tasarımı oluşturma çabasında her geçen gün biraz daha kuvvetten düşüyorsundur. umut kaf dağının ardındadır handiyse. sevdaya dolanmak bir tatlı masaldır artık. gel gör ki bütün bu acılı şeyler, bir bilgelik sofrasının baharatlı mezeleridir. c’est la vie! bir fırtına kopmuş, ne var ne yok silip süpürmüştür ruhundan. geriye keskin bir acılıkta, kederle karışık bir mesel özü kalıverir işte. hepsi odur. oncacıktır. seni tepeden tırnağa titreten arzunun, keşfetme ve bilme tutkusunun küllerinden yeniden doğacak bir anka mısındır? bunu zaman bilir ancak. seni onduracak da öldürecek de olan bilir yani.

geriye şarkı dinlemek kalır. şarkıları hatırlamak. “took a storm before my love flowed for you” gibi şeyler geveleyen şarkılar.

(*) müzik: emerson, lake and palmer, “c’est la vie”, works volume 1. 

işitsel bellek, bellek türleri arasında koku belleğinden sonraki en büyüleyicisi, çağrışımsal gücü en fazla olanı, duygu fırtınası koparmayı en iyi becereni, zamanda geriye dönüşleri en kolay sağlayabilenidir bence. şarkılarsa işitsel belleğin edevat kutusunun harika gereçleridir. çocukluğumun ve gençliğimin küllerinden hep yeniden doğan zümrüdüankası diye tarifi mümkün king crimson gibi bir grubun şarkıları hele! emerson lake and palmer’la hısım değil midir hem canım king crimson!

(*) müzik: king crimson, “lizard”, lizard.

1

girdiği hiçbir hikâyenin kapısından üstü başı perperişan olmadan çıkamıyordu. kaşlarının tam arasına sıkı bir yumruk yemeden ya da ne bileyim en azından göğüs kafesini en azılı katilden daha acımasız bir sızının delip geçtiğini bütün hücreleriyle hissetmeden. yaz güneşi denen, herkesin ayılıp bayıldığı şeyden hiç hazzetmediği doğruydu. zaman gaddarca yanından yöresinden akıp giderken, kışın zemherisinde buz gibi sırıtan güneşlerden de hoşlanmamaya başladığını dehşetle, biraz da ince bir kedere bulanarak farketmişti bir sabah. sonrasında artık o eski eduardo olmadığını kimseler bilemese de kendisi biliyordu. sözcüklerin taşıdığı yükün sadece kurusıkı birer anlam olmadığı gerçeği, belini bükmüştü. koskoca şehirde –bu şehir, hayatının çeşitli dönemlerine göre değişiyor; kiminde ortasından büyülü, umursamaz bir deniz geçerken kiminde bir tatar çölündeki gibi, merkezinde, belki eski bir bedesteninde, tam göbeğinde, bellibelirsizliğe yazgılı bir beklentinin boğuntusuyla kupkuru kesiliniyordu– bunun bilincinde olanın ve bu yüzden acı çekenin yalnız kendisinden ibaret olduğu kuruntusu, onu herşeyden uzaklaştırmaya yetiyordu. usul usul serpiştiren yağmur damlalarının yaydığı serinlikten bile. tus sombras torturan mis horas sin sueño / quisiera abrir lentamente mis venas. acılara boğdu uykusuz gecelerimi gölgelerin / usul usul kesmek isterdim damarlarımı.

telaşlı adımların kaldırım taşlarına vuran sesi sokağı terketmiş, adeti olduğu üzere akşam aniden çökmüştü köşedeki ıvırzıvır dolabının, bir ayağı aksayan eski masanın üstüne. kaleminin ucunun kırılmış olduğunu gördü. aralık pencereden sızan soğuk havayla azıcık kendine geldi, silkindi, kalkıp üstüne bir hırka geçirdi. pikaba amália rodrigues koydu. meu amor, meu amor. saate baktı.

annesinden kalan tek eşyaya.

kabak, patlıcan ve biber kızartması kokularıyla kıl heybesini doldurmuş ikindi rüzgarlarında çocuk olmak, bizim büyük kötülüğümüzden henüz nasibini almamış olmaktı. yılankavi, daracık sokaklarda, arnavutkaldırımı taşlarının üstünde seke seke koşturmak, eşiklerde oturan ninelerin buruşuk yüzlerinden taşan nurda yıkanmak, bisikletli ve havalı abilerin peşinden gıpta, ümit, ümitsizlik ve biraz da hasetle seyirtmek, eski evlerin yorgun ama namuslu ve gümrah bahçelerinden erik ve kayısı aşırmak da öyle.

gün gelir hepsi yitip gider. nereye bilinmez pek. bilmek de istenmez belki. herşey ölür günü gelende ve her ölüm erken ölümdür şairin dediğince. sessizliğin yorganına sarınarak erken ölümlerin ayazında donmaktan kurtulduğumuzu sanırız, güzel avuntudur. sözcükler her ne kadar masum suç ortaklarımızsa da, sessizliğe bürünüp susku’nun görkemli hazırlığına girişerek erken ölümleri aslında daha da erkene çekiyor olmak da bizim rolümüze düşen trajedi sahnesidir. ah, hep bir mağduriyet hissi, bir yenilmişlik duygusu –işte budur ölümün kendisi, ölümün erkeni. ama olsun, yine de, bir rüyadan ardakalan, ondan daha fazlasıdır. şiir, evet, belki evde yoktur kapısı tekrar çalındığında, ama kapıyı tekrar kim çalmak ister ki zaten!

biz diyorum ya, bu “biz”in içinde bir lhasa de sela da vardır. iyi ki vardır, iyi ki olmuştur. hayatı yüzümüze gözümüze bulaştırmanın suçluluk, yetersizlik duygusu ve inatçı, süreğen şaşkınlığına ilaçtır lhasa’ların varlığı. hayatın evinde kendimizi kafeste hissetmemizi bir an için olsun unutmamızı ve aslında böyle değil, aslında bu kafesi kırıp parçalamamızı sağlayan şeylerdendir lhasa’ların notalardan kanat sesleri. ali şeriati’nin sözünü azıcık eğip bükersek, ihtişam lhasa’ların şarkılarında söylediklerinde değil, şarkı söylemelerinin kendisindedir. turgutuyarca “adın bir güzelliğe yakışır elbet yakışır” diyebilmemizdedir onlara, belki o şarkıları söyleyemese de söylemek isteyen kendimize dönerek.

eski evler, yorgun bahçeler, eşikte oturan ninelerin buruşuk suratları, kızartma kokuları ve bisikletli abilerin tekerlek izleri çoktan yitip gitmiş olsa da, masumiyetin gölgesi halâ duruyordur biryerlerde. iş ki arayalımdır. iş ki şarkılar, bazı şarkılar elimizden tutsundur bir ana şefkatiyle.

lhasa “meu amor meu amor” diyor. sözcüklerle notaları ve onların tümüyle kalbimizi ayırdedemediğimizi görüyoruz biz de.

street-photography-london kullanıcısından yeniden bloglandı
küçük bir plakçı dükkanına girdim. hovhaness’in “op. 27 çello konçertosu”nu aldım onca plağın, cd’nin arasında. ilk kez gördüğüm bir meyveden iki tane isteyecektim, hemencecik vazgeçtim. oracıkta soyup tadına bakamadıktan sonra anlamı yoktu. tay mutfağı iğrenç kokular salıyordu. “sorry”ler havada uçuşuyor, birbirlerine hafifçe ve gülümseyerek değiyorlardı. yetmişiki dil birbirine karışıyor, dünyanın en ruh okşayıcı diline dönüşüyordu. yürüdüm, yürüdüm, yürüdüm. yorulmadım.
hiçbir abus, menfur, menhus, mel’un surat yoktu duvarlarda. tv’lerde öyle sesler yoktu. gazetelere zaten bakmadım bile.
duvarlar, sokaklar, evler tertemizdi. geçmiş hikâyeler beni ilgilendirmiyordu o an. hovhaness cd’si bulmam ilgilendiriyordu. kelebeklenmiş sorry’ler ilgilendiriyordu. oralarda yürürken, vitrinlere bakarken, güneşin ılık tadını çıkarırken ortadoğu’nun hayatı cehenneme çeviren uğursuz geriliğinin nedenleri ve sonuçları ile hayatımı zehir etmek zorunda olmamaklığım ilgilendiriyordu.
gene gideceğim ve dönmek gibi ölümcül bir hata yapmayacağım bu kez.
(hafif abi’nin notu)
street-photography-london:

'More than ever before' 
by Ronya Galka

küçük bir plakçı dükkanına girdim. hovhaness’in “op. 27 çello konçertosu”nu aldım onca plağın, cd’nin arasında. ilk kez gördüğüm bir meyveden iki tane isteyecektim, hemencecik vazgeçtim. oracıkta soyup tadına bakamadıktan sonra anlamı yoktu. tay mutfağı iğrenç kokular salıyordu. “sorry”ler havada uçuşuyor, birbirlerine hafifçe ve gülümseyerek değiyorlardı. yetmişiki dil birbirine karışıyor, dünyanın en ruh okşayıcı diline dönüşüyordu. yürüdüm, yürüdüm, yürüdüm. yorulmadım.

hiçbir abus, menfur, menhus, mel’un surat yoktu duvarlarda. tv’lerde öyle sesler yoktu. gazetelere zaten bakmadım bile.

duvarlar, sokaklar, evler tertemizdi. geçmiş hikâyeler beni ilgilendirmiyordu o an. hovhaness cd’si bulmam ilgilendiriyordu. kelebeklenmiş sorry’ler ilgilendiriyordu. oralarda yürürken, vitrinlere bakarken, güneşin ılık tadını çıkarırken ortadoğu’nun hayatı cehenneme çeviren uğursuz geriliğinin nedenleri ve sonuçları ile hayatımı zehir etmek zorunda olmamaklığım ilgilendiriyordu.

gene gideceğim ve dönmek gibi ölümcül bir hata yapmayacağım bu kez.

(hafif abi’nin notu)

street-photography-london:

'More than ever before' 

by Ronya Galka

scissorsandthread kullanıcısından yeniden bloglandı
devletlerin, paranın, sınırların, sınıfların, özel mülkiyetin, ölümcül güdülerin değil, yalnızca renk renk reçellerin, marmelatların ve hayat sevincinin olduğu bir yeryüzü…
cennet, imkansız bir aşk mıdır gerçekten? yırtılamaz mı bu “yazgı” parodisinin çirkin yüzü?
yoksa sadece zamanlamamız mı kötü? çok mu erken geldik? yoksa bunun hayalinin bile kurulamayacağı distopik bir dünyaya çoktan adımlarımızı atmış halde miyiz?
olsun, hayali bile güzel. hayalini kurabiliyorsak halâ yaşıyoruz demektir.
(hafif abi’nin notu)

devletlerin, paranın, sınırların, sınıfların, özel mülkiyetin, ölümcül güdülerin değil, yalnızca renk renk reçellerin, marmelatların ve hayat sevincinin olduğu bir yeryüzü…

cennet, imkansız bir aşk mıdır gerçekten? yırtılamaz mı bu “yazgı” parodisinin çirkin yüzü?

yoksa sadece zamanlamamız mı kötü? çok mu erken geldik? yoksa bunun hayalinin bile kurulamayacağı distopik bir dünyaya çoktan adımlarımızı atmış halde miyiz?

olsun, hayali bile güzel. hayalini kurabiliyorsak halâ yaşıyoruz demektir.

(hafif abi’nin notu)

(Kaynak: scissorsandthread, loveliegreenie gönderdi)

wasbella102 kullanıcısından yeniden bloglandı

her allah’ın günü sabah gözümü açtığım andan başlayıp gece kapayıncaya kadar küfretmekten bıkıp usandım. zıchayım böyle hayatın, böyle ortadoğu’nun içine.
(hafif abi’nin dizginsiz isyanı ve imkansız nisyanı)
Dunbar over to The Bass Rock, Scotland

her allah’ın günü sabah gözümü açtığım andan başlayıp gece kapayıncaya kadar küfretmekten bıkıp usandım. zıchayım böyle hayatın, böyle ortadoğu’nun içine.

(hafif abi’nin dizginsiz isyanı ve imkansız nisyanı)

Dunbar over to The Bass Rock, Scotland

(Kaynak: wasbella102, inmortalciel gönderdi)